top of page

Öfkeli Genç Türkler:

“Kendini Batı’daki akranı ile karşılaştıran, ilerlemek, modernleşmek isteyen, daha yüksek bir hayat standardı arzulayan, kendini dünyanın tüm nimetlerinden yaralanabilen bir (küresel vatandaş olarak değil) ‘Türk’ olarak görmek isteyen bir topluluk”


Söyleşi: Kübra Kurt Çalışkan, Ozan Bal

Ocak 2023


Hem dünya genelinde hem de Türkiye özelinde milliyetçiliğin giderek etki alanını genişlettiği bir dönemdeyiz. Elbette bu yayılım milliyetçiliğin dönüşmesi veya yeni milliyetçiliklerin sahneye çıkması anlamına da geliyor. Popülizm, neofaşizm vb. kavramlarla yürütülen tartışmalar daha çok devlet politikaları ve siyasi partiler üzerine eğilse de bu dönüşüm milliyetçi gençlik üzerine düşünme gereksinimi de doğuruyor. Yükselen göçmen karşıtı reaksiyonla biçimlenen yeni milliyetçiliğin sokağa taşan ilk yüzlerinden biri, kendine ‘Öfkeli Genç Türkler’ adı veren bir grup genç olmuştu. İstanbul’un çeşitli yerlerinde açtıkları “Hudut Namustur” pankartlarıyla İYİP ve CHP’nin sahipleneceği bir sloganı üretmişlerdi. Emel Uzun’un Birikim’de yayımlanan 'Sokaktaki Milliyetçiliğin Yeni” Sesi: Öfkeli Genç Türkler' başlıklı yazısı (Ekim 2021), bu gençlik hareketinin temelinde yeni milliyetçiliği ele almaya çalışan kayda değer bir girişimdi. Ardından kendisiyle iletişime geçen ‘Öfkeli Genç Türkler’in verdiği cevaba atfen Ayrıntı Dergi’de kaleme aldığı Anadolu'nun Bağrı Yanık Çocuklarından Küresel Köyün Kaygılı Çocuklarına: Öfkeli Genç Türkler’de (Nisan 2022) hem milliyetçilik üzerine hem de gençlik araştırmaları üzerine çalışan hemen herkes adına ilgi çekici bir sahayı işaret ediyordu. Biz de İstanbul Gençlik Araştırmaları Merkezi olarak, giderek seçimlere yaklaştığımız bu dönemde, söz konusu öfkeli milliyetçi gençlere ve siyaset alanındaki konumlanışlarına dair bir görüşme yapmak istedik. Emel Uzun da bizi kırmayarak sorularımızı yanıtladı.


Ozan Bal: Genellikle gençliği biçimlendirmenin araçları üzerinden düşünülen milliyetçiliğe, gençlerin kendi hayal kırıklıkları, imkanları ve yatkınlıkları dolayımıyla dahil oldukları bir mücadele alanı olarak bakmanın kavrayışımızı genişleteceğini düşünüyorum. Sizin yazılarınızda da benzer bir eğilim söz konusu. Değindiğiniz diğer bir durum da sosyal medyanın ‘sıradan insan' için yarattığı imkân sahası. Bu yüzden, ilk olarak, sizce milliyetçi siyaset alanında gençlerin fikirleri ne ifade ediyor ve sosyal medya bu alanda yaşanan dönüşüme nasıl aracılık etmiş olabilir diye sormak istiyorum.


Emel Uzun: Milliyetçiliği bir mücadele alanı olarak görmek, aynı zamanda içinde farklı milliyetçi hal, tavır, pratik, düşünce ve duygu biçimleri olan, çoğul bir şey olarak da görmek demek. Yani sadece bir ideoloji olarak, yukarıdan, devletin kurumları aracılığıyla yaygınlaştırılan, belirleyici bir yapı olarak görmekten çok daha farklı pencereler açabiliyor böyle bir bakış. Dolayısıyla milliyetçiliğin sıradan insanı nasıl biçimlendirildiği değil, sıradan insanın onunla ne yaptığı sorusunun da peşine düşebiliyoruz. Bu perspektifi epey genişleten bir pozisyon. Sizin sorunuzdaki sosyal medya meselesi ile de böyle bir yerden ilişkilenebiliyoruz dolayısıyla.

Bugün üretilen milliyetçi söz üzerine konuşacaksak eğer sosyal medyayı dahil etmemek mümkün değil. Sadece gençler için değil tüm kullanıcılar için ciddi bir politik katılım olanağı sunuyor sosyal medya. Yeni iletişim teknolojileri ve internet teknolojisi, henüz sosyal medyadan bahsedemediğimiz zamanlarda yeni bir kamusal alan olarak, demokratik katılımı toplumun çok farklı kesimlerinde mümkün kılacak bir demokratikleştirici gelişim olarak kutlanmıştı. Aynı zamanda muhafazakârlaştırıcı bir ideolojik aygıt olarak da adlandırılmıştı elbette. Bugün de aynı iki radikal uçta savruluyoruz sosyal medyanın toplumsal etkilerini anlamaya çalışırken. Bir yandan toplumun daha önce politik söz üretme mekanizmalarına dahil olamayan kesimlerinin sözünü görünür kılabiliyor diğer taraftan sözün muhafazakarlaşmasına, milliyetçileşmesine ve hızlıca bir linç dinamiğine dönüşmesine de neden oluyor. Dolayısıyla komplike bir tartışma alanı içinde olduğumuzu hatırlamak lazım.

“Milletin her gün yeniden tanzim edilen bir şey olduğunu da hatırlarsak, bugün sosyal medyanın bu yeniden tanzimin en önemli araçlarından biri olduğunu da söylememiz gerekiyor.”

Türkiye çok politik bir toplum. Her kesimi çok politik. Politika gündelik hayatımızı öyle yekten etkileme gücüne sahip ki politik tarafgirlik bizde henüz çocukken ailede kuruluyor. Sonra ailenin politik pozisyonu ile çelişebiliyor elbette gençlerin fikir ve kimlikleri ancak yine de her daim, bir politika konuşma etkinliği içerisindeyiz. Bu elbette sosyal medyaya da yansıyor. Bu noktada şunu da eklemek lazım. Sosyal medya sadece iletilerin yaygınlaştığı ve etkileşimle bir politik müzakere alanının kurulduğu bir yer değil. Bu mecralar teknik özellikleri aracılığıyla iletilecek duygu ve düşüncenin biçimini, içeriğini, duygusunu da belirliyor. 140 karakter ile ifade edeceğiniz düşünce, duygu her ne ise jenerik bir biçimde tasarlanmalı. Dikkat çekici olmalı. Bu kullanıcıları bir tür reklam diline sıkıştırıyor. Nurdan Gürbilek 1980’li yıllardaki dönüşümü anlatmak için kullanmıştı bu reklam dili ifadesini. Çarpıcı, hızlı ve etkili bir politik dil, politik alanda kurulan iki kutuplu politik yapının yaygınlaştırılması için çok uygun. Müzakere için daha esnek, daha geniş ve yaratıcılık imkanları içeren bir söz alanına ihtiyaç var oysa ki. Politik dilin olanaklarını daha çeşitli bir biçimde kullanabilmek gerekiyor. Bir de şunu eklemek gerekir; sosyal medya herhangi bir mesajı vermekten çok, kendine benzeyen seslerle bir arada olma, bir topluluğun parçası olma ihtiyacını karşılıyor. Yankı odaları, algoritmalar lafları da tam da bu yüzden sosyal medyada hissedilen/hissettirilen aşinalık evrenini açıklamak için kullanılıyor. Kendi sözünü özgün bir biçimde söylemekten daha çok senin gibi düşünenlerin başlattığı söz/eylem pratiğinin parçası haline getiriyor. Son zamanlarda yapılan bazı sosyal medya araştırmaları neyse ki sosyal medyanın bu topluluk kurucu işlevinden bahsetmeye başladı. Ben de onlara dayanarak, sosyal medyadaki politik sözden daha önemli olan şeyin, o söz aracılığıyla dahil olunan toplulukların yarattığı dinamiklerle ilişkili olarak anlaşılabileceğini söylüyorum.

Sorunun milliyetçilik kısmına geri dönersek, yani milliyetçi siyaset alanında gençlerin sözleri ne ifade ediyor kısmına geri dönersek hızlıca şunu söyleyebiliriz; çok şey ifade ediyor. Yani partilerin politikalarını ne kadar belirlediğini şu anda bilemeyiz elbette ama, politikanın dilini değiştirdiklerini söylemek mümkün. Son birkaç yıldır politik alanda bir genç seçmen telaşı olduğunu görüyoruz. 3-4 milyon civarı yeni seçmenin ilk kez oy kullanacağı bir seçimde elbette bütün partiler bu grubu çok önemsiyor. Tüm o “Z” kuşağı tartışmaları, genç seçmenle ilişki, bağ kurabilme lafları da bu yüzden ediliyor. Politik liderler direk gençlerle bir araya gelip, onların endişelerini gidermeyi, taleplerini anlamayı önemli buluyor. Meclis konuşmalarında direk gençlere seslenilebiliyor örneğin. Dolayısıyla hem milliyetçi partiler nezdinde hem de diğer tüm partiler için gençlerin varlığı, niceliksel olarak çok önemli. Ama fikirleri gerçekten ne kadar önemli ve aslında ne kadar anlaşılıyor o kısımdan şüpheliyim. Bence gençlerin ülke politikasındaki önemini ilk fark eden ve politik dilini onların jargonuyla ilişkilendiren lider Meral Akşener’di. Milliyetçi olmayan gençlerde de bir sempati uyandıran ufak temaslar, laf atmalar, resmi olmayan konuşma/ilişkilenme halleri İYİ Parti’nin bu iş üzerine derinlikli düşündüğünü gösteriyor.

Son olarak sosyal medya ve milliyetçi pratikler üzerine şunu eklemek isterim; Suavi Aydın (1), Birikim’in Yeni Milliyetçilikler sayısındaki “Ne Kadar Yeni? Neyin Devamı ya da Başlangıcı? Yeni Milliyetçilik” adlı yazısında, neoliberal dönemin yeni insanının kendini bir şeyler için feda etmekten kaçınmayan milliyetçi figürden farklı olduğunu söylüyor. “…hazzı maksimize etmeye kodlanmış yeni bireyin milliyetçi hedefler yolunda seferber olmak yerine, bu işi kendi adına, devlete veya başlıca vekillere devredecektir” diyor (2022: 24). Böyle bakıldığında milliyetçilik, kendine milliyetçi diyen yurttaş dışında da son derece yaygın bir ideoloji olarak tüm topluma doğru genişliyor. Yine Suavi Hoca’ya referansla, “… devlete yapışmış ve temsilini ağırlıklı olarak medya mecralarında arayan bir milliyetçilik biçimi doğuyor” (2022: 24). Böyle olunca milliyetçilik bir eylem ideolojisinden çok bir performansa dönüşüyor. Sosyal medya da bu performansın en geniş mecrası. Milletin her gün yeniden tanzim edilen bir şey olduğunu da hatırlarsak, sosyal medyanın bu yeniden tanzimin en önemli aracı olduğunu da söylememiz gerekiyor.

“Öfkeli Genç Türkler ülkücülüğün dilinden farklı olarak Türkün ırklar hiyerarşisindeki üstünlüğüne inanmayan, ‘Türklüğü ile gurur duyan değil, Türklüğü ile mutlu olan’ bir milliyetçilikten bahsediyorlar.”

Kübra Kurt Çalışkan: Türkiye'de 90’lı yıllardan bugüne çok hızlı gerçekleşen teknolojik ve toplumsal dönüşümlerden bahsediyorsunuz makalenizde. Bu dönüşümlerden biri de milliyetçi öznenin değişimi. Bu kapsamda yeni öznelerden biri olduğunu iddia ettiğiniz ‘Öfkeli Genç Türkler’in kendilerini nasıl tanımlamayı tercih ettiklerini, hangi sembollere başvurduklarını, hangi kaynaklardan beslendiklerini ve geleceğe yönelik planlarını merak ediyorum.


Emel Uzun: Bu soruyla ilgili söyleyeceklerimi aslında sizin de girişte bahsettiğiniz iki yazıda tüketmiştim. O zamandan beri kendine ‘Öfkeli Genç Türkler’ diyen grubun yeni bir faaliyeti yok. Bu anlaşılır da bir şey elbette. “Hudut Namustur” eylemlerinden sonra ciddi şiddete ve baskıya maruz kaldıklarını anlatmışlardı çeşitli mecralarda. Dolayısıyla sizin sorduğunuz biçimde ortak bir gelecek planları, ortak tanım ve tercihleri diye sıralayabileceğimiz şeyler var mı emin değilim.

Öfkeli Genç Türklerin bir grup olarak görünürlükleri de çok kısıtlı. Orada üretilen sözün büyük kısmı Bahadır Dinçaslan’ın bir süredir üzerine yazdığı ve çeşitli mecralarda anlattığı seküler milliyetçilik tanımına dayanıyor ve bu fikrin etrafında örgütlenilmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla Öfkeli Genç Türklerden bahsederken çokça Bahadır Dinçaslan’ın sözüne referans vermek durumunda kalıyoruz. O da temelde Ülkücü Hareketin 70’li yıllarda yarattığı mesiyanik söylemin inandırıcılığını yitirdiği noktasını vurguluyor. O zamanın koşullarına göre oluşturulmuş milliyetçi dil ve tavır artık bugün 2000’li yıllarda, toplumsal dönüşüm geçirmiş olan kitlelere hitap etmemeye başladı diyor. Babasının deneyiminden farklı olarak komünizm tehdidini hiçbir zaman gerçek bir şey olarak hissetmemiş, onun ekonomik koşullar dolayısıyla hissettiği ezilmişliği yaşamamış biri olarak ben nasıl aynı milliyetçiliğe inanıyor olabilirim ki diye soruyor. Bir kuşağın temsilcisi olarak kendi deneyimini örnek veriyor. Her daim giyecek en az birkaç çift ayakkabısı olmuş, bir komünizm tehdidi hissetmemiş, başka türlü bir eğitim almış, iletişim teknolojilerini kullanmış, yurt dışı gezileri yapabilmiş, küresel köyün bir mensubu olarak sosyal medyanın olanaklarından yararlanmış, sanatla, edebiyatla ilgilenebilmiş birinin, kendini kentte kurmuş bir gencin mevcut milliyetçiliğin argümanları, liderleri, yarattığı ilişki ağları ve profillerle ilgili itirazlarına ses veriyor.

Dolayısıyla kentli olduklarını, kentli gündelik pratiklerle bir sıkıntıları olmadığını biliyoruz. Bir de asıl büyük ortaklıklarının AKP-MHP ittifakının ürettiği “anti-milliyetçi” olduğunu düşündükleri politikalara itiraz ediyor olmaları. Asıl dinamik bugün hemen tüm muhalif politik sözün konumlandığı yerde, anti-AKP’cilik politikası etrafında yer alıyorlar. Dolayısıyla ürettikleri politik sözün en temel ortak muhatabı iktidar. Sekülerlik iddialarını kuran dinamik bu olunca başvurdukları en temel sembol Atatürk ve Kemalizm oluyor tabii. Kendi politikalarını milliyetçiliğin henüz seküler bir ideoloji olduğu kuruluş dönemi milliyetçiliği ile ilişkilendirerek anlattıklarında zaten Kemalizm ile kurdukları sıkı bağ ortaya çıkıyor. Twitter hesapları, medya mecraları hesaplarına hızlı bir bakış atıldığında bu tablo oldukça görünür zaten. Türkçüğün ideologlarına hürmetlerini tüm bu mecralarda görmek mümkün. Bolca Nihal Atsız referansı veriyorlar örneğin. AKP’nin iktidar dönemini “Kürt Açılımı”, “göç politikası” gibi olaylara referansla bir “Türksüzleştirme” dönemi olarak okuyorlar. Araplaşma tehdidini dile getiriyorlar. Bunlar zaten bildiğimiz milliyetçi sözler. Ama bundan farklı olarak, kendini Batı’daki akranı ile karşılaştıran, ilerlemek, modernleşmek isteyen, daha yüksek bir hayat standardı arzulayan, kendini dünyanın tüm nimetlerinden yaralanabilen bir (küresel vatandaş olarak değil) “Türk” olarak görmek isteyen bir topluluk. Ülkücüğün dilinden farklı olarak Türkün ırklar hiyerarşisindeki üstünlüğüne inanmayan, “Türklüğü ile gurur duyan değil, Türklüğü ile mutlu olan” (2) bir milliyetçilikten bahsediyorlar. “Üstün değil ama eşit” gibi bir denklem mi çıkıyor böyle söyleyince? Yoksa Batı’daki akranı ile eşit ama örneğin bir Kürt’ten, Suriyeli’den, Afgan’dan üstün (belki öncelikli) olmak isteyen bir var oluş mu hayal ediyorlar? Bu öncelik talep etme hakkını yasal alanda bir yurttaşlık sözleşmesiyle sağlanan bir şey olarak mı hayal ediyorlar yoksa tüm gündelik hayat içerisinde bir öncelikler dizgesini hak ettiklerini mi düşünüyorlar? Tüm bu sorular çok muğlak görünüyor.

Tüm bu belirsizliklerin ne zaman çözülebileceği yani bu yeni milliyetçi fikrin nasıl bir fikir ve eylemler bütünü önerebileceği kısmı bir süre daha muğlak kalacak gibi görünüyor. Yine Dinçaslan, bu fikriyatın ancak Post-AKP döneminde mümkün olabileceğini söylüyor. Yeni bir milliyetçilik tarif ve tanzim edebilmek için henüz bu kadar yolun başındayken, karşı karşıya kaldıkları cevap verme, tepki üretme zorunluluğunun acemi, yanlış, eksik sözler üretmelerine neden olabileceğinden duyduğu endişeyi dile getiriyor. Dolayısıyla temenni ettikleri ortam mümkün olursa oradan nasıl bir özgün ses ve hareket yükseleceğini hep birlikte göreceğiz.

“Daha açık ifade edersek, bu yeni milliyetçi sözün ürettiği argümanlar iki duyguyu ortaya çıkarıyor. İktidara, mevcut milliyetçi siyasete, göçmenlere, Kürtlere vb. yönelik olarak ‘öfke’ ve arzuladığı hayatla ilişkili olarak ortaya çıkan duygu ise ‘içerleme’.”

Kübra Kurt Çalışkan: Her duygu sönümlenmeye mahkumken öfke duygusundan yola çıkarak bir siyasal kurgulanma ve isimlendirme refleksi gerçekleştiren bu genç topluluğun, bu duyguyu beslemek için yarattığı bir ‘karşıt/lar’ ya da ‘öteki/ler’ bütünü mevcut mu? Mevcut ise kendi yaratımları dışında kalan farklı etnik, dini ve cinsel kimliklere ve gruplara karşı bakış açıları nasıl şekillenmektedir?


Emel Uzun: Öfke duygusu çok politik ve işlevsel bir duygu. Mevcut politik alanın da temel duygusu esasen. Sadece milliyetçiliğe özgü bir kolektif duygulanımdan bahsetmiyoruz yani. Diğer tüm muhalif politik söz de öfke duygusunun itici gücü ile hareket ediyor ve bu elbette bu politik ortamda çok doğal. Bu kadar çok adaletsizliğin, hak ihlalinin, güvencesizleştirme ve korkutma politikasının güdüldüğü bir ortamda elbette doğal bir refleks olarak öfke duygusu açığa çıkacaktı. Öfke, kişiyi itiraz etmeye, hareket etmeye belki değiştirmeye yönelttiği için politik bir duygu. Fail kılan bir tarafı var. Ancak daha önceki yazılarda da bahsettiğim gibi bu öfke ile ne yapacağımız, ayağa kalkmış ve hareket etmek ve değiştirmeyi arzulayan öfke ile ne yaptığımız meselesi önemli. Öfkeli Genç Türklerin sosyal medyadaki paylaşımlarında şöyle diyorlar;


“Mırıldananlar konuşmaya, konuşanlar haykırmaya başladı! Öfkeli Genç Türkler olarak Türk milletinin geleceğine kast edenlerle vereceğimiz bir kavga var. Geçmişte bu kavgada kimimiz suskun kaldık. Kimimiz en sert cümleleri söyledik. Ancak safımız hep belliydi; suskun kalsak da uysallaşmadık. Artık öfkemizi tanıyorsunuz. İktidarın diktatörlüğüne, iş birliklerin fonlarına ve dostların, Türk gençliğinin geleceğini çalmak isteyenlere, işgale gelenlere, Türk adından rahatsız olanlara; geri adım atmadan, yılmadan, yıkılmadan karşı koyacağız. Hürriyetimizi öfke ile koruyacağız”.


Burada öfke ile nasıl ilişki kurduklarını görmek mümkün. Kavga vermek, öfkesini tanıtmak, karşı koymak, korumak gibi ifadeler muhatabı nasıl bir aksiyona çağırdığını gösteriyor. Sadece milliyetçiliğe değil Türk sağının diğer unsurları ile bir araya gelmiş bir milliyetçi muhafazakâr, Türk-İslam sentezci politik dili ile de çok benzer aynı zamanda. Kendini uysallıkla sınamak, mağdur olmak, Türklüğünden utandırılmak ama yılmadan her türlü mağduriyete rağmen Türklüğünden güç alarak direnmeye, acı çekmeye, ama yılmamaya davet çok tanıdık bir Türk sağı jargonu. Ancak bu jenerik bildiri metninden çıkıp daha ayrıntılı ifadelerini dinlediğimizde buradaki dilden daha farklı talep ve arzuları, farklılaşmış ötekileri olduğunu görmek mümkün. Dinçaslan, acı çeken, sürekli çile çeken bir Türk yiğidi imgesinden rahatsız örneğin. Neden bir milliyetçiye hayattan zevk almak yasak olsun ki diye soruyor? Sevgilisiyle neden diğer gençler gibi el ele gezip flört edemesin ki? Aksine hayattan her anlamda zevk alabilen bir profil ve arzularından bahsediyor. Böyle bir nüansı tartışmaya eklediğimiz zaman bu küçük manifesto metnindeki öfke duygusu yerini başka duygulara bırakıyor bana sorarsanız. Daha çok içerleme diyebileceğimiz bir şey. Daha açık ifade edersek bence bu yeni milliyetçi sözün ürettiği argümanlar iki duyguyu ortaya çıkarıyor. İktidara, mevcut milliyetçi siyasete, göçmenlere, Kürtlere vb. yönelik olarak öfke, arzuladığı hayatla ilişkili olarak ortaya çıkan duygu ise “içerleme” gibi görünüyor. Tüm dünyayı sırt çantası ile gezebilen akranı ile kendi hayatını karşılaştırdığında nasıl bir içerleme yaşadığı ve eşitlik talep ettiğini görmek mümkün. Öfke bir reaksiyon duygusu belki de o öfkeyi yaratan ve daha derinden işleyen içerleme halini anlamak sadece Öfkeli Genç Türkleri değil, topluma yayılmış olan milliyetçi hali anlamayı mümkün kılabilir.

“Toplumsal kimlikler ya da farklı dini inanışlar gibi konularda belli bir çoğulcu bilince erişildiği görülüyor. Heteroseksüellik dışındaki farklı cinsel kimlikleri tanıyorlar ve bunu bir insan hakkı olarak tanımlıyorlar.”

Karşıtları, tanımladıkları ötekiler kısmını biraz yukarıdaki soruda da açıklamış olduk aslında. Ürettikleri anti-göçmen politik söz ne kadar gerçekten politika yapıcıları sorumlu tutuyor, ne kadar direk göçmenleri hedef alıyor noktası da muğlak. Yani farklı etnisiteler ile ilişkili olarak söyledikleri şeyler epey çelişkili. Genel resme bakıldığında farklı etnisiteleri, kültürleri tanıma, eşit ilişki kurmak ile ilgili bir irade var ama özelde Kürt meselesi konuşulurken örneğin hala Dinçaslan’ın suçlayıcı, kategorize edici, had bildirici lafı dışında ne dediklerini pek de bilmiyoruz. Ancak alternatif toplumsal kimlikler ya da farklı dini inanışlar gibi konularda belli bir çoğulcu bilince erişildiği görülüyor. Yani heteroseksüellik dışındaki farklı cinsel kimlikleri tanıyorlar, bununla ilgili bir özgürlük talebi söylemini benimsemiş oldukları ve bunu bir insan hakkı olarak gördüklerini söylemek mümkün. Ancak bu aynı zamanda belli ki Türkiye’de benzer profillerdeki genç grupları için ortak bir niteliği gösteriyor. Yani hiç sadece milliyetçi gençlere özgü bir şey değil.


Cenk Özbay, Maral Erol, Çiğdem Bağcı ve Nurcan Özkaplan’ın yakın zamanda çıkan “Secular but Conservative? Youth, Gender, and Intimacy in Turkey” (3) adlı makalelerinde tam da bu bulgu etrafında bir analiz yürütülüyor. Onlar üniversite öğrencileri ile, Türkiye’de toplumsal cinsiyet, cinsellik ve yakın ilişkiler konusunda yaptıkları alan araştırmasına dayanarak, siyasal ve kültürel ortamın muhafazakarlaşma eğilimine rağmen, toplumsal cinsiyet ve farklı cinsel kimlikler gibi konularda ilerici değerleri savunduklarını söylüyorlar. Yani başkasının farklılığını ve kimliğini, başkalarının farklı olasılıkları deneme ya da pratik etme ihtimalini tanıyan ancak kendisi için daha konvansiyonel, tek eşli, evli ve aile bağları içinde bir gelecek tasavvur ettiklerini söylüyorlar. Öfkeli Genç Türkleri de tam da böyle bir sekülerleşme ama aynı zamanda muhafazakarlaşma eğiliminin bir parçası olarak okuyabiliriz dolayısıyla.


Ozan Bal: Milliyetçi ideolojinin dönüşümü kadar milliyetçi profilindeki dönüşümün de önemli olduğunu belirtiyorsunuz. Bunu biraz daha açmak istiyorum. Görünen o ki, milliyetçi ailelerin çocukları daha seküler, daha kentli bir milliyetçilik pratiği arzuluyor. Peki, buna ek olarak ve belki de daha kitlesel olarak, zaten seküler ve kentli toplumsal kökenleri olan gençler, ailelerinin yabancı oldukları sert bir milliyetçiliğe rağbet ediyor olabilir mi?

“Sosyolojik özellikleri hakkında çok az şey biliyoruz ve bu da bizi Türkiye’de bu tür toplumsal ve politik dönüşümleri anlamamıza yardımcı olacak gençlik ve kuşak araştırmalarına ne kadar ihtiyaç duyduğumuz gerçeğine götürüyor.

Emel Uzun: Aslında bu tür bir milliyetçiliği benimseyen ve sonunda fikrimizin temsil edildiği bir politik dilin parçası hatta direk üreticisi olabiliriz diye harekete geçen milliyetçi gençlerin tamamının milliyetçi ya da muhafazakâr ailelerden gelip gelmediklerini bilmiyoruz. Bir kısmı pekâlâ daha seküler ideolojileri savunan ailelerden de geliyor olabilirler. Politik kimliklerindeki bu farkı ailelerinden aldıkları politik öğretiye karşı mı yoksa sokakta kendi deneyimledikleri karşılaşmalar sonucu mu ürettikleri kısmı da belirsiz. Sosyolojik özellikleri hakkında çok az şey biliyoruz ve bununla ilgili kapsamlı etnografik temelli araştırmalara ihtiyaç var gibi görünüyor.

Bence sorunun can alıcı kısmı hali hazırda seküler ve kentli kitlelerin milliyetçiliğe gösterdikleri ilgi ile alakalı kısmı. Öfkeli Genç Türkler, AKP’nin siyasal İslamcı politikasına, MHP’nin onunla ittifak yapan tavrına, göçmen politikasına ve geleceksizliğe itiraz ediyorlar. Ve bu itirazı Türkçülüğü yeniden seküler bir bağlamda yorumlayarak kurumsallaştırmayı arzuluyorlar. Oysaki milliyetçilik sadece bu küçük milliyetçi odaklarla ve hareketlerle sınırlı bir şey değil bugün. Milliyetçi bir argümanı gündelik dilde kullanmak için hiç de milliyetçi olmanız gerekmiyor. Aksine kendine demokrat, solcu diyen pek çok kişinin de politik kimliğinin bir unsuru haline gelmiş durumda milliyetçi argümanlar. Göçmen karşıtlığı, hissedilen tehdit bu milliyetçi ve yabancı düşmanı dili Suavi Hoca’nın “topluma doğru genişliyor” diye ifade ettiği hareketle kavramaya çalışmak daha önemli geliyor bana. Herhangi bir sohbet sırasında cinsel kimliklerin özgürlüğünü son derece politik doğrucu bir yerden savunan bir genç, konu göçmen meselesi olunca aynı insan hakları, eşitlik vb. evrensel değerleri bir anda görmezden gelebiliyor. Çünkü bu dil artık hem politikacıların hem medyanın ürettiği nefret söylemi içerisinde son derece meşru bir biçimde kullanılabiliyor. Göçmen karşıtı politik sözün de farklı biçimleri var elbette. Ama nefret söylemi olduğunu tespit etmekte zorlanmayacağımız her tür ifade bugün toplumun her kesiminde son derece geçerli. Bununla ilgili bir itiraz ile karşılaşmıyorlar. Kimse ama bu bir insan hakkıdır deme cüreti gösterecek kadar güçlü hissetmiyor muhtemelen. Hatta bu tavrın eleştirilmesi durumunda zor durumda kalmanız çok daha mümkün. Bunun ne kadarı göçmen karşıtlığı ne kadarı AKP karşıtlığı bilmiyoruz. Ancak altını çizmemiz gereken milliyetçiliğin politik dile sinen, son derece makbul bir unsur haline gelmiş olması.

Peki bu daha sert bir milliyetçilik mi? Yani gerçekten seküler kentli ailelerin çocukları sizin daha sert bir milliyetçilik dediğiniz şeye rağbet ediyor mu? Bu daha sert bir milliyetçilik gibi okunması gereken bir şey mi emin değilim. Ortamdaki farklı milliyetçilikler ve havada asılı duran göçmen karşıtı nefret söylemi balonunun içinde çıktığı düşünülerse o kadar da sert bir milliyetçilik biçimi olmayabilir. Milliyetçiliğin bugün kadar kitleselleşebilmesi onun kenarları yumuşatılarak, ortalama bir politik kimlikle de sahiplenilebilecek bir düzeyde alımlanabildiğini gösteriyor bence bizlere.

Dolayısıyla milliyetçiliğin sunulduğu biçimiyle, olduğu gibi, alımlandığını düşünürsek eğer böyle bir tartışmaya girebiliriz. Ancak biz bugün artık milliyetçilik teorileri alanındaki gelişmeler sayesinde de biliyoruz ki etnik ve ulusal kimlik gündelik hayatta sıradan insan tarafından müzakere edilerek kullanılan bir şey. Sabahtan akşama kadar her an etnik ve ulusal kimliğimizi performe etmek için yaşamıyoruz. Ama yeri geldiğinde, bağlama göre o kimlik sınırları çerçevesinde pratik ediyoruz. Bazen susuyoruz örneğin, ya da bazen çıkarımız söz konusu olduğunda kendimizi değilleyen bir tavır alabiliyoruz. Dolayısıyla etnik ve ulusal kimliğin gündelik hayatın nerelerinde önemli hale geldiği, nerelerinde görmezden gelindiği gibi sorularla baş başa kalmış da oluyoruz. Sıradan insan bizim buradan bakarken kolayca “sert” dediğimiz bir milliyetçilik biçimiyle nasıl ilişkileniyor? Evet böyle bakınca daha sert bir milliyetçiliğe sadece teveccüh etmiyor, bunu kendi istikbali için gerekli de görüyor. Ama bu toplumcak bu seküler milliyetçiliğin parçası bireyler haline geldik anlamına da gelmiyor. Muhtemelen belli konularda sert ve uzlaşmaz tutumlar alınıyor, belli karşılaşmalarda bu ayrımlar görmezden geliniyor. Bu dili daha da sivrilterek mi kullanmak istiyor, yoksa kendi politik kimliğine halel getirmeyeceğini düşündüğü bir biçimde dolayımlayarak, kendine uydurarak mı iliştiriyor asıl bunu konuşmak ve bu sorulara cevap üretmek durumundayız. Bu da bizi Türkiye’de bu tür toplumsal ve politik dönüşümleri anlamamıza yardımcı olacak gençlik ve kuşak araştırmalarına ne kadar ihtiyaç duyduğumuz gerçeğine götürüyor.

Kübra Kurt Çalışkan: Bilindiği üzere yakın zamanda Türkiye genel seçimleri olacak. Koalisyon tartışmalarının gündemde olduğu bu zeminde sizce ‘Öfkeli Genç Türkler’in milliyetçi hareket içinde ya da genel siyasal havada yaratacağı nasıl bir etki unsuru söz konusudur?


Emel Uzun: Öfkeli Genç Türkler bence tam da bu ittifak siyaseti alanında ortaya çıkan kamplaşma ve sıkışmanın yarattığı tatminsizlik halinin ürettiği bir politik oluşum. Ancak bu iki kutup tarafından da temsil edilmediğini düşünen bir genç siyaseti olarak önerilen bu “yeni milliyetçilik” sadece onların temsil ettiği bir fikir değil. Yukarıda bu milliyetçileşmenin nasıl AKP karşıtlığı ile ilişkilenerek geliştiğinden bahsetmiştik. Bir de AKP-MHP ittifakının seçmeni üzerine konuşulması gerek. Aksi politikalarına rağmen, iktidarı oluşturan ittifakın seçmeni içinde geçerli ve ortak bir eğilim bu göçmen karşıtlığı. Üstüne üstlük orada sürekli ve sistematik bir biçimde işletilen bir terör dili meselesi var. Oradaki milliyetçilikler daha aşina olduğumuz bir yerden bir de bu göçmen karşıtlığı dili ile eklemlenerek ilerliyor. Yani hem muhalefet hem iktidar seçmeninin üzerinde bu kadar anlaştığı ve uzlaşı halinde olduğu bir meselenin genel siyasal havayı etkilememesi mümkün değil. Hatta kurucu bir önemi olduğu ve olacağı kesin. Ama özelde Öfkeli Genç Türklerin hala sınırları belirgin olmayan politik dili, genel politik alanda tek başına bir etki yaratabilecek durumda değil bence. Tam da var olmalarını mümkün kılan bir genel geçer ideoloji olarak milliyetçiliğin belirleyiciliğinden bahsetmek daha mümkün görünüyor. Asıl önemli olan soru da bu kadar farklı milliyetçilik ile seçimden sonra ne yapacağımız bence.


Yazar Hakkında

Lisans ve yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde tamamlayan Emel Uzun Avcı, 2016 yılında Edinburgh Üniversitesi’nde savunduğu “Personal Narratives of Nationalism in Turkey” başlıklı teziyle sosyoloji doktoru olmuştur. Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Dr. Öğr. Üyesi olarak dersler vermektedir. Temel çalışma alanları milliyetçilik araştırmaları, toplumsal cinsiyet çalışmaları, anlatı araştırmaları ve siyasal iletişimdir.

 

Referanslar:

  1. Aydın, S. (2022) “Ne Kadar Yeni? Neyin Devamı ya da Başlangıcı? Yeni Milliyetçilik”, Birikim 398-399, s. 7-25.

  2. Bora, T. & Aytürk, İ. (2022) Bahadır Dinçaslan ile Söyleşi: Yeni Milliyetçiliği Ayıran Özellik Sekülarist Meylinde, Birikim 398-399, s. 150.

  3. Cenk Özbay, Maral Erol, Cigdem Bagci & Nurcan Özkaplan (2022) “Secular but conservative? Youth, gender, and intimacy in Turkey”, Turkish Studies, DOI: 10.1080/14683849.2022.2085095



185 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page